Gıda Krizi



Bülent BUZ
Dünyada uzun vadede  bir gıda krizi bekleniyordu. Kırsal göçten kaynaklanan şehirleşme  sürecinin ortak etkisiyle tarım ürünleri talebinde önemli bir artış beklenmekteydi. Gelişmekte olan ülkelerde orta sınıfın genişlemesi de bu etkiyi güçlendirecekti. Bu koşullarda gıda üretimi düşük olan ülkeler, yaygınlaşan gıda krizinin öncelikli mekanları olabilirdi. Ancak dünya nüfusunun bir tavana ulaşması, kentleşme hızının düşmesi ve tarımda verimliliğin artmasıyla, yüzyıl bitmeden bu sorununda sıkıntı yaratmayacağı düşünülebilirdi.
21. yüzyıl başlarında ortaya çıkan veya önemleri yeni anlaşılan bazı gelişmelerin etkisiyle gıda krizi senaryoları hem öne çekildi. Bunun nedenlerini üç grupta toplayabiliriz. Birincisi ve en önemlisi  Küresel ısınma, 21. yüzyılın tarımsal/ekonomik ve toplumsal gelişmesini köklü bir biçimde etkileyeceğinin işaretlerini veriyor. İki yüzyılı biraz aşan bir sanayileşme  sürecininde etkileri dikkate alınırsa, bu etkenin ne kadar önemli olabileceği anlaşılıyor.
İkinci neden doğrudan doğruya tamamen insanlar tarafından tercih edilen gelişme stratejilerine dayanıyor. 2003'te ABD'nin Irak işgali sonucunda, varili 25 dolar olan petrolün fiyatı 110 dolar düzeylerine fırlamış durumda. Bunun tarım açısından anlamı, biyoyakıt üretiminin gıda üretim alanlarına güçlü bir alternatif olarak ortaya çıkmış bulunması. Özellikle gelişmiş ülkelerde bu eğilimi özendirecek vergisel teşvikler veya etanollü yakıtlara doğrudan indirim yapan sübvansiyonlar 2003 sonrasında hızla tırmandı. Gelişmiş ülkeler ithal ettikleri biyoyakıtlara yüksek gümrük vergileri koyarak iç pazarlarını korumayı da ihmal etmediler. Böylece, daha önce Brezilya'ya istisna gibi duran bir uygulama dünyayı sarmaya başladı. Örneğin IMF, son üç yılda dünya mısır talebindeki artışın en az yarısının ABD'deki biyoyakıt üretimi talebinden kaynaklandığını tahmin ediyor.
Gıda-akaryakıt rekabetinin olumsuzlukları sadece tarla bitkilerini etkilemiyor. Yem bitkilerinde fiyat artışları, hayvan besiciliğinde de kullanılan tahıl fiyatlarındaki artışlar, hayvancılık ürünlerinde de fiyatların tırmanmasına yol açıyor.
Üçüncü olarak tarımda ki tekelleşme sürecini söyleyebiliriz. Tohum, gübre gibi tarımsal girdiler başta olmak üzere tüm tarım alanını kapsamaya başlayan tekelleşme süreci, artık azgelişmiş ülkeleri,  hatta gelişmiş ülkelerin küçük çiftçilerini dahi yıkıma sürüklüyor. Türkiye, bu üç etkiyi birlikte yaşayan ender ülkelerden. AB'nin Türkiye'de uygulanan IMF tarım programını sonuna kadar destekliyor olması, IMF programının hükümet-aşırı bir kalıcılık sergilemesi, bir ulus ötesi tohumculuk şirketi için özel yasa çıkarılmasına varan dayatmalar, anlamak isteyenler için yeterli göstergeleri oluşturuyor.
Gıda fiyatları artışının hiç olmazsa çiftçilere yarar sağlayacağı gibi bir acele hükme de varmamak gerekiyor. Çünkü çiftçilerin pazara açılmış kesimleri genellikle tek ürünlü veya az ürünlü bir tarımsal faaliyet içindeler. Dolayısıyla, kendileri de tarım ürünleri tüketicisi konumunda. Öte yandan, fiyatı artan ürünleri üretenler dahi, stoklama/spekülasyon olanakları kısıtlı olduğundan, yani fiyatların görece düşük olduğu hasat döneminde ürünleri ellerinden çıkardığından, kooperatif örgütlenme de zayıf olduğundan bu gelişmelerden beklenen yararı sağlamaktan uzaklar.
Dünyada gıda ürünleri fiyatlarının artışı kuşkusuz tüm tüketicileri olumsuz etkiliyor. Ama özellikle harcamaları içinde gıdanın payı hala çok yüksek olan yoksul ülkeleri ve yoksul aileleri daha çok etkiliyor. Türkiye'de olduğu gibi gerçekçi tahminler yapamayıp buğdayda ithal kararını gecikerek veren ve dolayısıyla ülkeyi daha yüksek fiyatlara mahkum eden bakanların olduğu bir ortamda, tüketiciler katmerli bir yükün altına da sokulabiliyorlar.



bulent@ataymm.com